0 %

Paragraf Yorumları

Yorumlar yükleniyor...

Yorum Yap

5. BÖLÜM

Yazı Boyutu
100%

Merhabaaa. 🖤

Bölümü okurken veya okuduktan sonra yorumlarınızı, düşüncelerinizi aktarırsanız çok sevinirim.

5. BÖLÜM

Bir kalbim yokmuş gibi uyandım.

Ta ki annemi ve Tanyeli'yi hatırlayana kadar.

Gözlerimi açınca birkaç gün önceki günü yaşamış gibi hissettim, yine bu koltukta uyanmıştım. Tek farkı şimdi gece olmasıydı. Özgür ile uzun uzun konuşmuştuk, bana bir ağrı kesici verdikten sonra da uyuyakalmıştım. Salon karanlıktı, eski tüplü televizyon ışığı vardı yalnızca. Özgür çaprazdaki koltukta uyuyakalmıştı, kucağında bira kutusu vardı, sızdığı anlaşılıyordu.

Ağrı kesici biraz işe yaramıştı fakat yüzüm acıyordu. Doğruldum ve yanımdaki telefonumu çıkardım, annemden birçok arama vardı. Nefesimi sıkıntıyla üfleyip koltuktan kalktım, Özgür'ün üzerime örttüğü battaniyeyi onun üstüne örterken alkol kokusunu aldım. Çok içtiğine rastlamıyordum, ara sıra kafası güzel oluyordu. Babası, o adamlar peşinde olduğu için yine günlerdir yoktu, yalnız başına bu evde kafayı yiyor olsa gerekti.

Omzunu okşayıp uzaklaştım ve etrafta kumandayı aradım, televizyonu kapatıp koltuk kenarındaki ceketle çantamı aldım. Eve gitmem gerekiyordu ama bu yüzü anneme nasıl açıklayacağımı bilmiyordum.

Evden çıkarken Özgür için endişeli bir ruh halindeydim. Daha önce düşündüm, yine düşünüyordum; bana bunu yapan bu eve tekrar gelip Özgür'e neler yapardı? O parayı acilen almalıydık, hem benim hem de Özgür'ün vakti yoktu.

Saat onu geçmişti, annem arkadaşlarımla takıldığımı düşünse de endişelenmiştir. Metroyu kullanarak mahalleye geçtim ve oyalanmadan eve yürüdüm. Bahçe duvarından geçmek için kapıyı açtım ve anahtarımı çıkarıp evin kapısını da açacakken kapı içeriden açıldı. Annem kızgın bir yüzle beni karşıladı. Fakat bu kızgınlığı çok kısa sürdü, bana baktığı an şaşkınlıktan ağzı açık kaldı.

"Allah'ım! Sana n'oldu!"

"İnan bir şeyim yok," derken içeriye girdim ve kapıyı arkamızdan kapatıp hemen onu teselli etmeye başladım. "Okuldan sonra bir grup serseriyle takıştım, zaten bu yüzden de geciktim."

"Serseriyle takıştın öyle mi? Sanki sen çok farklısın! Şu haline bak, inanamıyorum sana!" Sesinde kızgınlık, sitem, üzüntü vardı. Benim için bu kadar kolay üzülen annem, o gün geldiğinde... "Neden n'oldu da kavga ettin oğlum?"

Çok çabuk bulduğum yalan yüzümü kızarttı, başımı çevirdim. "Tanyeli... birkaç serserinin ona bulaştığını gördüm ve Özgür'le duruma müdahale edince, bu oldu maalesef."

"Ah." Annemin ses tonu şaşkındı, sonraki an eli şefkatle yüzüme dokunuyordu. "Sanırım Tanyeli'ye yardımcı olmak, onu korumak istedin. Bir kıza bu kadar ilgi duyduğunu hiç görmemiştim. Onu çok merak ettim."

"Oğlunun dayak yediğini unuttun, hemen dedikoduya başlıyorsun..."

Yüz buruşturdu. "Annenle böyle konuşma. Biri hakkında duygularını hiç böyle yaşadığını görmemiştim, merak ettim tabi. Fakat ne olursa olsun kendini bu kadar gözden çıkarmamalısın, kaç kişilerdi de seni bu kadar dövdüler?"

"Birden fazla olduğunu nereden çıkardı?"

"Tek bir kişi seni bu kadar dövemez."

Anneme sırıttım. "Oğlunu tanıyorsun."

Yaralarıma dokunurken kendi canı yanıyormuş gibi nefes aldı. "Son günlerde tanıyamıyorum." Düşünceli şekilde yukarıyı gösterdi. "Odana çıkıp bir duş al, sana merhem getireceğim."

Odama çıkarken sessizce söyleniyordum. Anneme bu kadar yalan söylediğim zamanlar hiç olmamıştı. Kapıyı çarpmamak için direndim ve odamdaki gece lambasını açıp kendime dolaptan temiz kıyafet çıkardım. Banyoya girince tıraş makinemi çalıştırdım, birkaç gündür uzamışlardı. Annem görmeden ortalığı temizledim ve kabine girip o tiksinti veren kan kokusundan arınana kadar kendimi yıkadım.

Kabinden çıkıp kurulandım ve havluyu belime sararak odama döndüm. Aynadan çıplak gövdeme, sırtıma bakıp morlukları süzdüm. Nefes aldıkça karnıma kaburgalarım batıyordu sanki. Neyse ki annem görmemişti.

Annem her an gelebileceği için boxerımı, üstüne eşofman altımı giyip bir tişört geçirdim üzerime. Saçlarımın ıslaklığını bir havluya alıp yatağı açtım ve camdan dışarıda görünen sokak lambası ışığına baktım. Bir kuş ışığın etrafında uçuşuyordu. O kadar berbat hissediyordum ki, o kuşta bile ölümü görüyordum. Nasıl ölebileceğini. Artık en güzel çiçekte bile ölümü görüyordum. Kaç gün sulanmazsa, kaç gün güneş görmezse ölebileceğini.

Sahi, benim kaç günüm kaldı?

"Müsait misin?" sesi kapı tıklamasıyla aynı anda duyulunca dolan gözlerimi temizledim.

"Evet anne."

İçeriye girip derhal yanıma yürüdü, getirdiği merhemleri çıkarıp çabucak yüzüme sürmeye başladı. "Yarın bir doktora gidelim, hem raporda alır dinlenirsin."

"Şey... kavgayı okul bahçesinde ettik, müdür görüp uzaklaştırma verdi."

Annem omuzlarını düşürerek üzüldü. "Oğlum... neden konuşarak halletmek varken böyle bir şey yaptın? Son senende olanlara bak, gerçi sinirlenince seni tutana da helal olsun. Ah ya, sınav falan kaçırırsan n'olacak şimdi?"

Yüzümün daha fazla kızarmaması için konuyu kapatmaya çalıştım. "Bir deliliğime denk geldi işte anne. Merak etme, çok önemli bir şey kaçırmayacağım."

Kızmakla sitem etmek arasında kalmış gibi bakıp sonra yaralarıma korkarak dokundu. "Alp Erez, lütfen bir daha böyle kavga etme. Babandan biliyorum, korkusuzsun, gözün dönünce yerinde duramıyorsun. Fakat seni böyle görmek kahreder beni."

Kolumu omzuna sarıp annemin kafasından öptüm. "Dikkat edeceğim anne."

Bana sıkıca sarıldı. Annem bana bir annenin evladına yüklediği anlamdan çok daha fazlasını yüklüyordu. Hayatta kimsesi yoktu, ben onun hayatının belki de kendisiydim. İşte en çok bu gerçek sarsıyordu beni, çaresizliğim en çok bu yüzdendi. Annemin benden sonraki hayatını düşünmeliydim.

Annem yaralarıma biraz daha merhem sürdü, bana ağrı kesici içirdi. Ardından yemek getirdi. Köfte yapmıştı, çok lezizdi ama her lokmamda, çiğnememde midem düğümleniyordu. Ölümümü, ardımda bırakacaklarımı düşünmekten kafayı yiyecektim. Kalbimde serin bir his vardı, adeta içim üşüyordu.

Annem odamdan çıkınca başımı ellerimin arasına alıp kara kara düşündüm. Kemal'in paralarını nasıl alacağımızı, annemin benden sonra ne yapacağını, başıma gelenleri nasıl gizleyebileceğimi, Tanyeli'den nasıl uzak duracağımı.

Ölürken ne hissedeceğimi de düşündüm. Düşünmemek ne mümkündü.

Kalbimde açılan boşluk saatler geçtikçe derinleşti. Komodinde, arkalara sakladığım paketten bir dal çıkardım. Nadiren içtiğim için göz önünde olmazdı. Camı açtım ve sabahın ilk ışıklarına kadar sigarayı içerken annemin anlamaması için de odayı havalandırdım.

O gün odamdan geç çıktım, bir şeyler atıştırdım ve istirahet için tekrar yatağıma uzandım. Kesin çözümler bulmaya çalışıyordum ama ne yaparsam yapayım olmuyordu. O Kemal'in evine nasıl girecektik? Gece olacağı kesindi ama nasıl, yakalanmadan nasıl yapılırdı? Yalnız yaşıyordu, uyurken çok da zor olmazdı, evi arayıp parayı bulduktan sonra sessizce uzaklaşırdık. Yakalanmamak için yüzlerimizi gizlerdik. Ama ya parası evde değilse? Bankadan siyah çantalarla çıktığına şahit olmuştum, paradan başka ne olabilirdi ki?

Ya marketi soymak?

Paraları gece kasada mı bırakıyordur?

Özgür'e yetecek kadar parası var mıdır? O kadar parası olduğunu nereden çıkarmıştım? Daireleri, marketi vardı, elbette zengindi. Emindim, vardı. O kadar parası varsa neden bankada tutmak yerine yanına almıştı? Belki de... evde de bir kasası vardı. Özgür'ü kurtaracak kadar olsa yeterdi, onun başını beladan kurtardıktan sonra annemin yalnızlığına bir çözüm bulmaya çalışacaktım.

Başıma aniden bir ağrı girene kadar bunları düşündüm ve o ağrı adeta gözlerimi karartınca yatakta uzandım. Hayır, bu lanet ağrıyı tanıyordum. Canıma okuyordu, bir anda başlayıp saatlerce sürüyordu. Tümörün sebep olduğu ağrıydı. Yaralara rağmen yüzümü yastığa bıraktım, bu ağrı herhangi bir acıdan daha şiddetliydi.

Son birkaç ay öncesine kadar buna benzer baş ağrılarım olmamıştı. Sanki zihnimde hiç istemediğim bir şarkı en yüksek sesiyle çalıyordu ve her bir notası işkence veriyordu. Gözlerimi açık tutmak neredeyse imkânsızdı, çünkü bakmaya çalıştığımda midem bulanıyordu. Bu ağrı resmen beni yoruyordu, mücadele etmeye çalışırken bitap düşüyordum.

İşe yararmış gibi başımı ellerimle tuttum, iki yandan sıkıca bastırdım. Birkaç dakika o ağrının hissi hafifler gibi oldu ama ardından daha şiddetli akın etti. Baş dönmesi mide bulantısını da tetikledi, sadece başım değil vücudum da o dakikadan sonra yıpranmaya başladı.

Uyuyakalmak için çabaladım, ağrının kolaylaşmasına yardımcı olmasını istiyordum. Dişlerimi birbirine bastırmak istemiyordum, yüzüm ağrıyordu ama başıma körlemesine giren ağrı yüzünden istemsizce yapıyordum. Kendi etrafımda birkaç kez döndüm ama hiçbir şey işe yaramadı, saatler boyunca buna maruz kalacağımın kabullenişiyle yıkıldım.

Günü bok gibi geçirdim. Bir vakitten sonra halim kalmamış olmalı ki, uyudum. Annem, zaten dinlendiğimi bildiği için beni rahatsız etmedi. O ağrının etkisiyle gözlerimi açınca da kendimi karanlıkta buldum, akşam olmuştu. Ter içindeydim, saçlarım adeta birbirine yapışmıştı. Birkaç kâbus gördüğüm hemen aklıma geldi, çok hatırlamıyordum ama hepsi ölümümle ve annemim yalnızlığıyla alakalıydı.

Kendimi kaldırıp başımı tuttum, beynimin yorulduğu açıktı ama o ağrı şimdilik geçmişti. Yüzümü ovalayıp dolabıma yürüdüm ve temiz kıyafet çıkardım, banyoya geçip soğuk suyun altına girdim. Bir süre hareketsiz bekledim, suyun sesini dinlerken hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Gördüğüm kâbuslar netleşmeye başladıkça korkum çoğaldı. Kâbuslarımda... sürekli ölüyordum.

Odama geçerken aşağıdan, mutfaktan sesleri duydum. Annem akşam yemeği hazırlıyordu. Kıyafetlerimi giyip saçlarımı el yordamıyla düzelttim ve aşağı inerken yüzüme yumuşak bir ifade koymaya çalıştım. Annem yemek masasını kurmuştu, geldiğimi görünce gülümseyip nasıl olduğumu sordu. Ona biraz serserilik yaptım, yaptığı yemekler gerçekten güzel kokuyordu ama yalnızca annemin gözüne batmamak için yedim.

"Yüzün nasıl hâlâ acıyor mu?"

"Hayır." Yüzümü, dayak yediğimi düşündüğüm yoktu. Normalde bu kadar karşılıksız şekilde dövüştüğüm için utanırdım, gururum kırılırdı ama sikimde bile değildi açıkçası.

Okula gitmediğim ve başka da hiçbir şey yapmayı düşlemediğim o birkaç gün boyunca yüzümdeki yaralar iyileşti, başım bir daha ağrımadı. İlaçlarımı sabah ve akşam olmak üzere rutin şekilde kullandım. Ve o kadar fazla düşündüm ki, kafam patlasa şaşırmayacak vaziyete geldim.

Dördüncü günde artık annemin şüphe duymaması için okula dönmek zorunda kaldım. O sabah annemi öperek evden ayrıldım ve metroyu kullanıp okula varırken annemin elime tutuşturduğu ceketi giymek zorunda kaldım. Dediği gibi gerçekten soğuktu. Annemin hava durumuna bile benim için baktığını düşünüyordum. Bana sık sık ceketini al ya da ceketini yanına alıp yük yapma, derdi. Onu dinlemediğim birkaç seferinde yağmura yakalanıp hastalandığım olmuştu. Belki de annem geçirdiğim hastalıkları bildiği için bu kadar hassas davranıyordu. Kolay hastalanmaktan nefret ediyordum.

Caddenin karşısına geçmek için trafik ışığının yanında beklerken yola atlama fikriyle cebelleşiyordum. Öleceğimden herhalde, gördüğüm bir bıçağı bile vücudumda hayal ediyordum.

Işığı beklerken yüzümde bakış hissettim ve yüzümü sol tarafa çevirince Tanyeli'yi gördüm. Onu düşünmemek için çaba verdiğim günlerin sonunda onu aniden görünce kalbime ağrı girdi. İçime sert bir nefes çektim ve göz göze geldiğimizde bakışlarındaki derinliği gördüm. Onu bana bakarken yakaladığım birkaç seferde bakışlarını kaçırmış, utanmıştı. Fakat şimdi hâlâ bakıyordu ama gözleri endişeliydi ve gözlerimden çok yüzümü izliyordu. O an yüzümdeki izleri hatırladım ve elim refleks şekilde yanağıma gidip izlerin bir kısmını örttü. Bununla beraber Tanyeli irkilmiş gibi gözlerini kırpıştırdı.

Işık yanmasına rağmen ikimiz de caddeye inmedik.

"Yüzüne ne oldu?" diye sorarken sesi gerçekten afallamış gibiydi.

Benimle konuşma cesaretini göstermişti, yine. Şu anda beni bu kadar mı merak etmişti? Elimi yanıma indirerek, "Yalnızca bir kavga," diye cevap verdim ona.

Alnı kırıştı. "Bu yüzden mi okula gelmiyordun? Kaç kişi birden dövdü seni?"

Okula gelmediğimi görmüştü demek, tabi görürdü. Onun da okula gelmediği günler hemen gözüme çarpıyordu, beni endişeye sürüklüyordu. Beni kaç kişinin dövdüğünü sormasına alınsam mı gülsem mi bilemedim. Ona, "Belki bir kişiyle kavga ettim," dedim, neredeyse eğlenmiştim.

Söylediğimle beraber alt dudağını ısırıp, "Bir kişiden bu kadar dayak yiyecek kadar güçsüz görünmüyorsun," dedi. Ben sorarken eğlenmiştim ama onun yüzünde yumuşak bir ifade yoktu, kaşları çatıktı ve endişeli görünüyordu.

"Dayak yediğimi üçüncü kez de söyleyecek misin? Duymak pek hoşuma gitmiyor da."

Benden bunu duyunca kaşlarını çattı ama yanaklarına bir ısı yayılmaya başlamıştı. Başını bir an eğip ayakkabılarına bakarken sesi kısıldı. "Okuldan birileriyle mi kavga ettin?"

Gerçekten başıma ne geldiğini merak ediyordu, cevap verdikçe soru sormaya da devam edecekti. Ona soğuk davranmak istiyordum, hatta tüm bu saçmalıkların kendisini ilgilendirmediğini. Fakat gözlerimiz bir araya geldiğinde kalbimle aklımın arasında bir öncelik savaşı kızışıyordu ve kalbimin kazandığını onunla konuşurken ancak fark ediyordum.

"Neden bunları soruyorsun?" demeyi başardım yüzümü caddeye çevirerek. "Ya da boşver, vaktim yok. Derse girmeliyim, hoşça kal."

Bir daha ona bakmadan caddeye indim ve seri adımlarla karşıya geçtim. Darlaşan sokaklarda hızlıca yürüyüp okula varana kadar dönüp arkama bakmadım. Binaya girince Özgür'ü gördüm, bugün geleceğimin haberini vermiştim. Beni fark edince üzerime doğru yürümeye başladı, kolumdan tutup kenara çekti. "Nasılsın? Yüzün toparlamış görünüyor.  Görüşelim dedim, bir kez görüşmedin benimle."

Doğru, neredeyse hiç evden çıkmamıştım. Omuzlarımı silkip, "Düşünüyordum," dedim. "Aklıma birkaç şey geldi, dersten sonra konuşalım."

Her zamanki ciddi halinde görünse de gözleri endişeli bakıyordu. "Neyi düşündün?"

"Nasıl çalacağımızı."

Sessizleşti ve yanaklarını şişirerek ofladı. "Nehir seni çok merak ediyordu, bir yanına çık."

Bir hesaba daha çekilecektim belli ki. Omzuna vurarak yanından geçtim ve vücudumda hissettiğim ağırlıklarla katları çıktım. Nehir'in sınıfı önüne gelip başımı içeriye çevirince onu bir şeyler okurken buldum, yüzü sırasına eğilmişti. Sırasına kadar yürüdüm ve ona eğilip korkutana kadar geldiğimi görmedi. Sıçrayarak başını kaldırdı. "Allah canını almasın ya n'apıyorsun!" Şiddetli tepkisinden hemen sonra durdu. "Yüzün... n'oldu?"

"Bir kavgaya karıştım ama geçti bile," dedim göz kırparak. "Soru sorma, sıkıldım aynı cevapları vermekten. N'apıyorsun?"

Elindeki kalemi sırasına doğrulttu. "Ders notlarına bakıyorum."

Aklıma geldi. "Geçtiğimi haftaki sınav için endişeliydin, ne almışsın?"

"87," derken pek de memnun görünmüyordu.

Yüz ifadesine neşesizce güldüm. "Harika ama sen neredeyse yüz buruşturuyorsun bu nota."

"Senin gibi okul sonuncusu olmak istemediğim için olabilir mi?"

"Lafını geri al," derken gözlerimi kıstım. "Ben bu okulu kazandım farkındaysan."

"O dört yıl önceydi, günden güne tembelleşiyorsun."

Gülüşüne karşılık vermek için dudaklarımı kıvırdım ve ona biraz daha takılıp ders başlayacağı için sınıftan ayrıldım. Koridora çıkınca öğretmenlerimden birisini gördüm, günlerdir nerede olduğumu sordu. Gün boyunca derse giren tüm hocalar ve sınıftaki arkadaşlar aynı soruyu yöneltti. Hastalık geçirdiğimi, doktora bile gidemeyecek durumda olduğumu geveledim. Hocalar devamsızlığımı hatırlattığında çok umurumdaymış gibi dinledim.

Okuldan sonra Özgür ile ara sokaktaki bar kafeye geçip oturduk. Sessiz, basık bir mekândı. Bar tezgâhına yerleştik ve o içecek bir şeyler söylerken ben de ellerimi tezgâh üstünde birleştirip sıkmaya başladım. Önüne koyulan içeceği alırken bana döndü. "Neler düşündün, anlat?"

Boşluğa doğru bakıyorken, "Gece yapmayı düşünüyordum ama sonra bunun ne kadar aptalca olduğunu fark ettim," dedim kısık sesimle. "Gündüz yapacağız."

Gergince etrafına baktı, sonradan da bardağındaki içeceği kafasına dikti. "Doğru, gündüz... evinde değil, çalışıyor olacak."

Alnıma düşen birkaç saç tutamını sertçe iterek tırnaklarımı kafama bastırdım. "Evet, evi boş olacak, en doğru zaman. Rahat oluruz ama zaten uzun da sürmez. Öncesinde deneme yapmayı düşündüm. Senin evine bir hırsız gibi gireceğim. Ne kadar sessiz olabiliriz, ne kadar sürede bir evi arayabiliriz bunu hesaplayacağım. Dikkat çekmemek önemli değil mi? Bunu çalışacağız."

Özgür boş bakışlarını yüzümde dolaştırıp, "Peki ya eve nasıl gireceğiz?" diye sordu. "En önemlisi bu."

"Onu da sen düşünür müsün?"    

"En önemli detayı gerçekten düşünmedin mi?" dedi iç geçirerek. Gözlerini bir kez daha etrafta dolaştırdı, henüz erken bir saat olduğu için mekânda yalnızca birkaç grup vardı.

Ters ters bakıp, "Düşündüm ama görüyorsun ki bulamamışım," dedim.

Gözlerime bir bakış atınca ne kadar tahammülsüz ve gergin olduğumu gördü, omuzlarını düşürdü. "Aslında evi müstakil, pencereden falan giremez miyiz?"

"Açık bırakmıyorsa zor, kapıyı açmak bile kırmadan pencere açmaktan daha kolay."

"Haklısın... Hırsızlar nasıl açıyordur?"

Kısık sesle, "Bir aletleri vardır," dedim. "Hırsız tanıdığın var mı?"

"Babam."

Yan bir bakış attım ve ciddiyetine rağmen söylediğini komik buldum, neşesizce güldüm. Göz devirse de bozulmadı. "Baban doğrudan bir hırsız değil, saçmalama. Sahi, hâlâ dönmedi mi?"

Tükürürcesine, "Yok," dedi. "Benim başımı yakmadan girdiği delikten çıkmayacak, belli."

Kararsız kalmış olsam da gerçekten merak ederek, "Nasıl geçiniyorsun?" diye sordum. "Bir şeye ihtiyacın var mı? Gurur yapma, söyle."

Hemen kafasını iki yana sallamaya başlayıp gözlerini gözlerimden uzak tuttu. "Köşeye attığım üç beş kuruş işte, günlerimi kurtarıyor. Sorun yok, biz işimize odaklanalım."

Bu konuda fazla konuşmak istemiyordu, her ne kadar yardım etmek istesem de üzerine gitmem onun da buradan çekip gitmesine kadar varırdı. "Eve nasıl gireceğimizi bulacağız ama dediğim gibi, bazı hesaplama ve denemeler yapmalıyız."

"Cidden hırsız gibi evime girip deneme mi yapacaksın?"

Fikrimle dalga geçtiği için omzuna vurdum. "Gayet mantıklı oğlum, neden gülüyorsun?"

Gülüşü benim gibi çok keyifsizdi. "Evet evet, mantıklı. Ama komik de."

"Kes gülmeyi."

Yüzünü, tezgâha yasladığı kollarına dayayarak daha abartılı güldü. Eğlenmiyordu, bence tüm bunları sinir bozucu buluyordu. Gülüşündeki gerginliği hissediyordum. Kristal bardağı önüme çekip kalan içkiyi tepeme diktim ve ellerimi saçlarımın arasına sokup ağır ağır çekiştirdim. Soğuk alkolün yakıcılığı midemin birkaç dakika yanmasına sebep oldu.

"Bugün Tanyeli'ye kötü davrandım, aklımdan çıkmıyor."

Kafasını kaldırdı ve parıltısız gülüşü tamamen kesildi. "Ne yaptın?"

"Okula yaklaşırken karşılaştık," dedim o gözleri, endişeli yüzü gözlerim önünde belirirken. Burada değilken bile kalbimi hızlandırmayı başarmıştı. "Yüzümün halini görünce ne olduğunu sordu, istemsizce konuştum, hiç yadırgamadım benimle bu şekilde yakınlaşmasını. Ama sonra soruları çoğalmaya başlayınca... endişelendim, soğuk yaptım, çekip gittim yanından."

"Bana da sordu seni."

Heyecanlanmama engel olamadım. "Neden okula gelmediğimi mi?"

"Evet," dedi. "Kantinde karşılaştık, sırada. Daha önce konuştuğumuz için sanırım, bu cesareti buldu kendinde. Rahatsız olduğunu söyledim, çok üzülmüştü."

Bakıştığımız defalarca kez cesaretinden çok utangaçlığını görmüştüm. Fakat o selpağı yazıp yazmadığımı sorduğu günden beri onun cesaretli birisi olduğunu da anlamıştım. Eğer hastaneye gitmeseydim, yakın gelecekteki o sonumu öğrenmeseydim ben yapmış olacaktım, Tanyeli'yle konuşmuş olacaktım. O bana değil, ben ona gitmiş olacaktım.

"Bir tane daha içeceğim," dedim barmene.

Önüme konulan birayı içip bitirdim ve nadiren içtiğim için beni etkisi altına aldığını hissettim. Bir tane daha istemek üzereydim ki Özgür elini bardağa kapatıp barmene onaylamayan bir işarette bulundu. "Kokacaksın, annen anlayacak."

Annem alkolden hiç hoşlanmazdı, o gençken eniştesi çok fazla sarhoş olur, kendisine kötü davranırmış. Babamla bu yüzden birkaç kez kavga ettiğini anlatmıştı, ki annem babamla kavga etmekten nefret ettiğini de anlatmıştı. Muhtemelen eve gittiğimde kokuyor olacaktım, yapmayı hiç sevmediğim şekilde annemi üzecektim.

"Ben... Hadi, gidip şu hırsızlık denemesini yapalım."

"Bugün mü?" diye sordu.

"Evet, benim çok vaktim yok. Kısa sürede çok şey yapmalıyım."

Ruh halim onu endişeye sürüklemiş gibi yüzüme bakıp ben kalkarken kolumdan tuttu. "Ölmeyeceksin, bir yolunu bulacaksın. Dicle öyle dediği için şimdi sana imkânsız geliyor ama... neden dedenle görüşmüyorsun? Babanın babasıyla görüşsen, gurur yapacak zaman mı? Senin için her türlü imkânı sağlar."

"O piçe mi? O adam anneme hizmetçisi gibi davrandı, annemi aşağılayıp küçümsedi. Annemi bu kadar üzen birisinin bana faydası olmasa da olur."

Dişlerini sıktı. "Peki ya sen ölünce üzülecek olan annen? Gururun daha mı önemli?"

"Sen... sussan iyi olur!" Lanet olasıca beynim söyleyecek daha iyi bir şey bulamamıştı. Neden mi? Çünkü haklıydı.

"Annen bile senin için yapar, o adamdan yardım ister. Sen de annen için yapmalısın, parayı istemelisin."

Kolumu sertçe çekip onu ittim, çantamı alıp çıkışa ilerledim. Peşimden gelirken küfür savurdu, ben dar sokağa çıkıp ilerlerken yetişti. "Bozuk atma, yavaşla. Hadi, şu denemeyi yapalım."

Kızdığım o değildi, kendimdim. Belki de... sonuma kızıyordum, bunun neden başıma geldiğine. Dedem denilen o adamın yüzünü görmüşlüğüm yoktu, hangi güç beni onun kapısına sürüklerdi? Ölme korkusunun gücü mü? Annemi kahretmenin çaresizliği mi?

Kafamı kaldırıp derin bir nefes verirken gökyüzündeki karanlık dikkatimi çekti. Bulutlar grileşmişti, son yağmurda ıslandığımı ve hasta olacağımı düşündüğümü hatırladım. Ne kadar basit kaygılarım varmış meğerse.

"Öncesinde marketin oraya gitmeliyiz," dedim Özgür'e dönerek. "Kemal'in evinden markete kaç dakikada gidip geldiğini öğrenmeliyiz. Onun evine girdiğimizde, oldu da eve dönesi geldi, ya da bir aciliyeti oldu... kaç dakikada döneceğini varsayıp işimizi o kadar süre içinde halletmeliyiz."

Özgür işi bu kadar ciddiye almama şaşırmış gibi duraksadı. "On, on beş dakika falandır."

"Ben de öyle tahmin ediyorum ama yine de bakalım, bir iki dakika bile bizim için önemli olabilir."

Başını salladı ve beraber mahalleye dönerken benim kadar gergin göründü. Her an vazgeçtiğini, bunun saçmalık olduğunu söyleyeceğini düşündüm. Mahalleye ulaşınca marketin içinden görünmeyeceğimiz noktada, geniş gövdeli ağacın yanında durduk. Kemal içerideydi, bir müşteriyle kızgınca konuşuyordu. Dilimi ısırıp kasılan yüzümü gevşettim. "Buradan evine kadar yürüyelim."

"Bunu yaptığımıza inanamıyorum," diye söylenerek benimle yürümeye başladı. O saniye saatime bakmıştım, beşi yirmi geçiyordu. Özgür'ün biraz hızlı yürüdüğünü fark edince yavaşlattım. "O piçin bizim kadar süratli yürüdüğünü sanmıyorum."

Bana göz devirdi. "Bu işi fazla abartıyorsun."

"Madem bir şey yapıyoruz, mükemmel yapalım."

"Sen bu işten keyif mi almaya başladın?"

"Saçmalıyorsun," dedim köşeden dönüyorken.

"Soğukkanlısın."

"Çünkü beni korkutmuyor."

Bir sigara çıkarınca ben de istedim ve yaşadığı eve varana kadar ikişer tane sigara bitirdik. Sokağa girip evinin önünde durunca telefonumu çıkarıp saate baktım, tam on üç dakika geçmişti. Tahmin ettiğimiz gibiydi. Bunu yapacaksak tüm riskleri düşünmeliydim. Onun marketinden çıkıp eve ulaşabileceği sürede yapmalıydık.

"On üç dakika," dedi, o da zamanı aklında tutmuştu.

"Evini aramak için en fazla on beş dakikamız olacak. Şimdi senin evine gidelim, bir hırsız gibi girip ses çıkarmadan evi aramanın ne kadar süreceğine bakacağız."

Açık renkli saçlarını karıştırıp bilmiş bilmiş, "Bundan gerçekten keyif alıyorsun," dedi.

"Git işine," diyerek homurdandım.

Biraz daha yürümek yorucu olacağı için en yakındaki durağa inip metroya bindik. Piç, oturulacak tek yere kendisi oturup bana sırıtınca el hareketi çekmemek için yumruğumu sıktım. Sırtımı direğe yasladım ve inene dek kıpırdamadım. Birkaç dakika sonra kalkıp benim oturmamı istedi, hatta zorladı ama zaten yolculuğumuzun kısa süreceğini söyledim.

Öyle de oldu. Kısa bir yürüyüşten sonra binanın önüne geldik. Daireye kadar çıkarken birkaç gün önce buraya ne kadar hırpalandığımı hatırladım, karnım ve sırtımdaki ağrılar kendini hissettirdi. Dertlerimin büyüklüğünden onları unuttum sanmıştım.

O daire kapısını açarken, "Evde saklı bir şeyin var mı?" diye sordum. "Onu ne kadar sürede bulabilirim, bakacağım."

"Seni bir hırsız yapıyorum galiba."

"Sus da söyle."

Ofladı. "Evet, sakladığım bir şeyim var, bul bakalım."

"Ne saklıyorsun?"

"Bir fotoğraf," dedi soğuk şekilde. "Aslında benim için bir değeri yok ama... duruyor işte, bul onu."

Salona geçip koltuğa yayıldı.

Saatime baktım ve sonra hızlı ama sessizce hareket etmeye başladım. Odasından başlamak en iyisi olacaktı, muhtemelen Kemal'de değerli şeylerini odasında taşıyordu. Süratle odasına girdim ve dağınıklığına göz devirip etrafa bir bakış attım. Bazasının yanında komodini, karşısında ise dolabı vardı. Önce komodinden başladım, raflarını açarken gürültü çıkarmamaya dikkat ettim. Burası karışıktı, o piçin evinin Özgür'ün evine kıyasla daha düzenli ve az eşyalı olacağına emindim. Aramayı yaparken bir şeyleri dağıtmamam da gerekirdi, Kemal evine döndüğünde evine bir hırsızın girdiğini anlamamalıydı. Sonradan mallarının yokluğunu fark edecekti ama ilk saatlerde olmamalıydı.

Komodinde aradığımı bulamayınca düzelterek kapattım ve karşıda bulunan dolaba ilerledim. Ayakkabılarımı çıkarmıştım, hem iz hem de ses yapmaması için. Dolabını açtım ve bir de buradaki dağınıklıkla boğuştum, kıyafetlerinin arasında herhangi bir şey aradım. Yine bulamayınca arkamı dönüp çalışma masasına yürüdüm. Açık ahşap renginde, üstünde kitap rafları olan bir çalışma masasıydı. Masa üstündeki ders kitaplarının altlarına, bilgisayarın etrafına baktım ama burada da sakladığı bir fotoğraf bulamadım. Sonra raftaki romanlara doğru kafamı kaldırdım, gözlerimle onun en sevdiği kitabı taradım. Suç ve Ceza'yı görünce parmaklarım uzanıp kendime çekti kitabı. Açtım ve sayfalarını karıştırmama gerek olmadan sayfalar sağ tarafa döküldü, eski bir fotoğraf beni karşıladı.

İlk saniyesinde anlamamıştım nasıl bir fotoğraf olduğunu. Sonra ise bunun Özgür'ün annesi ve kız kardeşi olduğunu fark ettim. Genç bir kadın ile küçük kızın bir arada olduğu, kızın gülümserken kadının duygusuzca baktığı bir fotoğraftı. On yıl kadar önce çekildiği fotoğrafın eskiliğinden, kıyafetlerinden belli oluyordu. Demek aslında saklamayı istemediği fotoğraf buydu.

Odasından çıkıp salona yürüdüm ve kapıdan içeriye girince Özgür'ün tavanı inceleyen gözleri aşağı kayarak beni buldu. Parmaklarım arasındaki fotoğrafı hafifçe salladım. "Buldum, bu fotoğraftı değil mi?"

Sanki uzun süredir fotoğrafa bakmıyormuş gibi görünce inceledi ve kafasını salladı. "Evet buydu." Telefon ekranından saate baktı. "Bulman yalnızca yedi dakika sürdü, fakat Kemal'in evindeki paraları bu kadar kısa sürede bulamazsın."

Yürüyüp koltuğun boş tarafına oturdum. "O zaman iki kişi olacağız. Ayrıca o güne kadar birkaç pratik daha yaparız." Bir iç sıkıntısıyla fotoğrafı inceledim. "Kardeşinle benziyorsunuz."

Benim kadar ilgili görünmeden bir göz atıp, "Çok uzun zamandır bakmıyordum, neredeyse yüzlerini unutmuştum," dedi.

Her nedense söylediği kadar uzun zaman geçmediğini düşündüm, fotoğraf çok yıpranmış görünmüyordu ve yerini hatırlıyordu. "Senin onlarla bir fotoğrafın var mı?" diye sordum.

"Belli ki yok." Doğrularak bitmemiş sigarasını kül tabağı içinde ezdi. "Zaten bu fotoğraf neden duruyor, bilmiyorum." Uzanıp fotoğrafı almaya meyletti. "Yüzlerini hatırlamak için duruyordu belki de. Fakat artık yüzlerini hatırlamak da istemiyorum. At gitsin."

Gerçekten atmasından endişe duyup fotoğrafı kendisinden uzaklaştırdım. "Atmıyorum, sen de atmayacaksın. Bir anlamı yokmuş gibi davranma, küçük yaşlarından beri sakladığın belli, bir anlamı olduğu da."

"Küçükken böyle yanılgılarda olmam normal, artık büyüdüm."

"Sakladığın değerli bir şeyi sorduğumda bu fotoğraf geldi aklına," dedim bastırarak.

Gözleri, kalbimi kırmak için bir şeyler söylemenin eşiğindeymiş gibi baktı. Sonra bir çırpıda fotoğrafı alıp koltuğun kenarına doğru savurdu. "Beni buna pişman etme. Bir fotoğrafa bu kadar anlam da yükleme." Koltuktan doğruldu. "Aç mısın, dolapta birkaç şey olacak."

Dudaklarımı ısırarak, "Eve gitmeliyim," dedim. "Sen de gelsene, annem dün çok güzel yemekler yapmıştı."

"Gerek yok," dedi, koridora çıkarken. "Üstümü değişeceğim, ne zaman gideceksin?"

Ben de koltuktan kalktım, ceketimle çantamı alarak arkasından ilerledim. O odasına girmek üzereyken, "Sen keyfine bak," dedim. "Ben çıkıyorum."

Ayrılmadan önce, "Kendini kötü hissedersen beni ara, doktora gideriz," dedi.

"Eyvallah dostum, sağ ol. Bugün iyiyim."

Uzaktan vedalaştık ve evden çıkıp apartmanı terk ettim. O adamlar tekrar gelmiş miydi acaba? Veyahut geldiklerinde Özgür'ü ne halde bulurdum? Ya da yarın... mesela yarın, kendimi ne halde bulacaktım? Onun hayatı berbattı, benimse daha berbattı.

Tekrar metroyu kullandım, dışarıya çıktığımda hava kararmıştı bile. O çaresiz adamı yine çiçekleriyle gördüm, yağmur başlamıştı fakat ıslanıyor olmakla ilgili kaygısı yoktu. İçimi alıştığım bir acıma duygusu kapladı. Bu duygu son günlerdeki esaretim olmuştu. Kendime o adama acıdığımdan da fazla acıyordum. Karşıya geçip önünden yürürken yüzüne doğru baktım, çiçekleri soldukça değiştiriyordu ve bugünkü çiçekler beyaz laleydi. Sabah ışığından gecenin karanlığına dek buradaydı.

Aşk böyle bir şey mi?

Tanyeli'nin yüzü soyut biçimde gözlerim önünde belirince süratlendim. Çok çabuk köşeyi döndüm ve eve varırken soluk soluğa kaldım. Bahçeyi geçtim ve cebimden anahtarımı çıkarıp kapıyı açmaya çalışırken içeriden adım seslerini duydum. Benden önce kapıyı açan annemi görmek için başımı kaldırdım ama yanıldığımı anladım.

Herhalde kafayı yedim, hayal görmeye başladım. Yoksa... Tanyeli'nin evimde ne işi vardı?

BÖLÜM SONU.

Bundan sonraki bölümlerde Tanyeli ve Alp'i daha sık bir arada göreceğiz. 🫢

Buraya kadar okuduysanız bir emoji bırakın. Mesela 💜